Geceler Tekin Değildi
Y.H. (Aşağıya bakınız)Çok geceler, uykumuzun neden bölündüğünü, niçin kaçtığını anlıyamazdık. Yatağın içine oturur, ocağın başında ayaklarını ısıtan annemle babama şaşkın gözlerle bakardık. Annem: «Evler yıkılacak gürüitüden.» derdi. Ses çıkarmazdı babam bir süre. Gözlerini ateşe diker, öyle kalakalırdı. Neden sonra dönerdi bize doğru: «Uyusanıza be !» diye bağırırdı. «Size ne oluyor? Yatıp uyusanıza!» Hiç kimseden ses çıkmazdı uzun süre. Ocağın ardına yerleştirilmiş ibriği emziğinden çıkan ıslık canımızı sıkar, uykumuz iyice dağılııdı. Hemen sabah olsun isterdik. Sabahları babam da annem de bambaşka insanlar olurlardı. Çünkü yüzleri biraz olsun gülerdi.
Gündüzleri, çoğu kez neşeli geçerdi sanıyorum. Yağmurlu havalar da izbede ya bulgur kayasını döndürür ya da durmadan çöplek* patlatırdım. Yağmur dindiğinde hemen fırlardık dışarı. Yalınayak, suyun eştiği yerlerde dolaşır, küflü çivi, vida, demir kırıntıları ve kiremit parçaları toplardık. Tüm köy küfe kokardı. Babam, sular içinde yalınayak dolaşmamıza ses çıkarmaz, sadece: «Kantar topuna benzer demir bulursanız elinize almayın, derdi. «Patlar, sakat kalırsınız.» Sonra gider, Hüseyin Çavuşlar’ın evinin kuytusuna dayalı adamların arasına karışırdı. Orada ne konuşurlar, ne ederlerdi bilmem. Bazan tam kuşluk vakti bir Rum zerzavatçı gelir, atını bir hayıt ocağına** bağlar, onların arasına karışırdı. «Gördünüz mü ?» derdi adam, « hani geçen gün dimdik inerdi bir tayyare*** o, Türktür işte. Bize yardıma gelmiş. Benim çocuk da tayyarecidir. » Bu sözü der, giderdi adam. O uzaklaştıktan sonra, ardından «Zavallı, aklını oynatmış, e e e, kolay değil, evlat bu . . » gibi sözler işitirdik.
Bazı günler, rüzgarlı havalarda kasnak yarıştırır, akşam üstleri de ellerimize ikişer taş alarak bunları birbirine çarpar, ortalığı aydınlatmağa çalışırdık. Bu sıralarda büyükler harem kapıları önlerinde alçak sesle konuşurlar, içlerinden bazıları sessizce ayrılarak evlerine gider, birazdan, sırtlarında kalın U.N.R.R.A**** ((United Nations Relief and Rehadiliation Administration) yağmurluklariyle köyün dışına çıkarlardı. Biz sürdürürdük oyunumuzu. Çok geç kalırsak Muhtar Kerim Ağa bastonuyla ardımıza düşer: «Hadi evlerinize dağılın be !» diye bağırırdı. «Şavk***** yapmayın, askerler görecekler de silah atacaklar.» Kimi kez Muhtar Kerim Ağanın tehdidine lüzum kalmadığı anlar da olurdu. Bir bakardık ki köyün başındaki tepenin üstünde dokuz-on kişi belirivermiş. Hemen evlerimize koşardık.
«Andartlar geliyor!» diye bağırırdım eve girince. Babam telaşlı hareketlerine içine bazı giyim eşyalarını doldurduğu çuvalı, daha önceden hazırlanmış bir çukurun içine gömer, üstüne de fırın kızdırmak için getirilmiş olan meşe keltilerini****** atardı. Un çuvalları da saklandıktan sonra, babam rahat bir nefes alır, «Amcamoğlu!» diye seslenirdi bitişikteki eve, «Misafirler geliyor, hazırlıklı ol.» Hürmüz yengeye de, «Hürmüz!» derdi, «Fıçının üstüne sağlam bir kapak koy da misafirlerden biri amcamoğlunun kucağına düşmesin.»
«Delibozuk!» derdi Hürmüz yenge. «Bir de maytap oynarsın » Babam izbeye gülümseyerek iner, ellerini üşümüş gibi oğuştururdu. «Hadi» derdi, «Kurun sofrayı. Gök gürlerken karnımızda bulunsun. Birazdan dayanır çunkacılar.»
Sofraya oturur, kimi kez yemeğimizi yer, ağızlarımızı durlarken bir köpek havlar, sonra bütün köyün köpekleri havlamaya, ulumaya başlarlardı. Hiç anlamazdık duvardan (küt) diye kocaman bir gölge avluya atlar, bozuk Türkçesiyle «Korkmayiniz» derdi. «Yok birşey. Alacayiz biraz ekmek, sapun biraz gideceyiz. Tan tun çok yok. » Kimi kez de sofrada, tam kaşıklar ağızlarımızdayken bir çatırdı başlar, babamdan başka kimse kaşığını ağzından çekmeye cesaret edemezdi. Sus-pus olurdu herkes. Avluya düşen kurşunlar «pat pat» diye ses çıkarırlardı. O zaman babam «Kızdı bu gece çunkacılar.» derdi. «Hepiniz şu duvarın kıyısına yumulun bakayım. Bu hangi imansızsa gayet denk atyor!» Halamın küçük oğlu başlardı ağlamaya, küçük kardeşim «çişim var» diye tuttururdu. Babam avluya çıkacaklara: «Günbatıdan atıyorlar, sağdan ve duvarın kıyısından gidin. Kurşun tutmaz orasını!» diye uyarıda bulunurdu.
Bazı geceler, acı sığır bağırışları ve tüfek sesleri arasından yataklardan fırlardık. Annem hemen kendini yanımıza atar, ilk işi elini göğüslerimize götürüp yüreklerimizin sık vuruşlarını dinlemek olurdu, «Kızanların ödlerini koparacaklar, körolasıcalar!» derdi. Sonra da birer yudum su ıçirirdi bize. Babam: «Ova köylerinden toplamış oldukları sığırları geçiriyorlar balkana» derdi. «Karakol, hayvanları bıraktırmak istiyor andartlara.» Evimizin ardından geçen dar, taşlık sokakta hayvanların ayak küpürtüleri, acı bağırışları uykumuzu iyice dağıtırdı. Annem: «Hadi uyuyun kızanım.» derdi. Tüfek seslerinin seyreldiği bir sırada, mitralyözün aceleci sesini işitirdik. Babam ocağa kocaman bir kütük atar, anneme dönerek «Sürsene cezveyi ocağa.» derdi. «Uyumaya gelmez bu gece.» Sonra perdeyi usulca aralar, «Gökyüzü şıkır şıkır!» derdi. «Yazık bu kadar millet koşumsuz kaldı.» Annem «Giden mal olsun.» derdi. «Bak, Nafiye’nin Süleyman’ından hiç bir haber yok. Deli-divane oldu kadın. Evine her giden andardı, «Kızanımı siz öldürdünüz !» diyerek sopa ile kovarmış.
«Bu köpekler de . . .» derdi babam, «insanlardan daha akıllı bu hayvanlar. Baksana sen şunların havlamalarına. Gündüzleri neden böyle havlamıyorlar sanki. Anlıyorlar herşeyi. Seziyor bu hayvanlar. »
Tam uyuyacağımız sırada kaçışan ayak sesleri işitilir, annemin (gene ne oluyor) der gibilerden korkuyla babama baktığını görürdük. Hayvanları aşırdılar; şimdi de karakolu dayandırmakla görevli andartlar kaçıyorlar» diye cevap verirdi babam.
Bazı geceleri de Emine gelinlerln evinde geçirirdik. Kocası durmazdı evde Emine gelinin. Biz korkmasınlar diye kendilerini beklemeğe giderdik. «Gidin» derdi, babam. «Korkmasınlar. Biz kalırız evde.» Ben sevine sevine giderdim Emine Gelinlere. Ablam kızar, «Ne işin var senin domuz!» derdi. «Evde kal!» Ben ne yapar yapar, onunla birlikte giderdim. Yol boyunca da sırtıma bir sürü yumruk inerdi. Giderdik eve. Emine gelinle kızı Gülizar’ın bitişikte oturan Muhacir Hasan’ın kızlariyle birlikte bulurduk. Gülizar sevinirdi beni görünce, yüzü al al olurdu. Emine gelin, ablam, Muhacir Hasan’ın iki kızı hemen muhabbete dalarlar, çok kereler de kahve dolabında mısır patlatırlardı, Gülizar patlakların en irilerini ikimizin önüne ayırır, onları birlikte yerdik. Bazan kapı vurulur, çapraz fişekliklerle donanmış sakallı çeteciler girerdi içeriye. Gülizar iyice yanıma sokulurdu korkudan. Emine Gelin, onların istediklerinden var olanları arar, kapıda duranın eline verirdi. O da avluda duran birine Türkçe emrederdi: «Bunlar yuklenecek eseklerde guzel. Goturulecek mektepte. Endaksi!?» Dışarda bir hımırtı ve karşıki odada hasta taklidi yapan Muhacir Hasanın iniltisi duyulurdu.
Bazı geceler ise andartların, diğer köylere indiklerini çok uzaklardan ve derinden gelen köpek havlamalarından anlardık. O vakit rahatlardı içimiz. Masallar anlatılır, fallar bakılırdı. Top sesleri gelirdi çok uzaklardan. Muhacir Hasan Ağa avludaki incir ağacının tepesine tırmanır, top sesinin geldiği yönü bulmağa çalışırdı. Biz de çıkardık dışarı. Emine Gelin, «Nereden atılıyor Hasan Ağa?» diye sorardı. «Uzak» derdi Hasan Ağa. «Çok uzak. Ama şavgı görünüyor.» Merdivenlerln üzerinde ayak uçlarımıza basarak ışığı görmeğe çalışırdık. Gülizar, beni yanına çeker, «Yanıma gel, buradan daha iyi görünüyor» derdi. Bir elini omzuma dayıyarak yanağını yüzüme değdirir, öbür elini de karanlığa doğru uzatarak uzakta gördüğünü iddia ettiği ışığı bana göstermeğe çalışırdı. Emine Gelin, «Gülizar, buradan daha iyi görünüyor kızım; gel yanıma! » derdi. Ablam yanıma sokularak etimi çimdikler, «Hınzır kafalı!» derdi. «Bekle yarın akşam, gene getirtecem seni!» Sonra geniş bir döşek atılırdı evin tam ortasına. Yatağa da ilkönce ben girerdim. Emine gelin anlamadığım birşeyler söylerdi usulca ; Muhacir Hasan Ağanın kızları kıkır kıkır gülerlerdi. Ablam: «Uyumamıştır bu hınzır kafalı» derdi.
Evde anlatır. Gülizardan ses çıkmazdı hiç. Biraz durur, esner, uykusu geldiğini söyliyerek sessizce yorganın altına sokulurdu. Yorganı iyice başının üzerine çeker, başını kımıldatmadan vücudunu bana yaklaştırmaya çalışırdı. Öyle sanıyorum ki ikimiz de uzun süre uyuyamazdık. Bazan gözlerimi açar, Emine Gelin’in, Gülizar’ın boynuma sarılmış kolunu üzerimden çekmeye çalıştığını görürdüm. Bazan da Emine Gelini kandilin ölgün ışığı altında ayakta bulurdum. Tüfekli adamlar yanında ayakta dururlardı. «Korkma hanum» derlerdi adamlar. Gördüklerimin düş mü, gerçek mi olduklarını pek anlıyamazdım. «Okuma biliyor mu çocuklar?» derdi uzun boylusu. Kandilin ışığı, altın dişini parlatırdı. Sonraki sabah, «Kaptandı o senin yüzünü okşıyan altın dişli. » derdi Emine Gelin. Yastığın dibine birakılmış beyannameleri alır, heceliyerek okumaya çalışırdık. Sabahları uyandığımızda ilk işimiz boş mermi kovanlarını toplamak olurdu. Sokaklara bakan düzgünce duvarları, Rumca yazılarla dolmuş bulurduk. Muhtar Kerim Ağa gelir elineki süpürgeyi kireç dolu kovaya bastırır, yazıların üstünü kireçle kapatmaya çalışırdı. Bu arada omuzlarında semerlerle bölük bölük insanlar karakoldan gelirlerdi. Bu, komünist çetelerin köylerde bulunan eşekleri yük taşımak için kullanmalarını önlemek için resmi makamlarca alınmış bir tedbirdi
Bazan kuvvetli bir patlama bütün gözleri tepelere çevirirdi. Kapkara bir dumanı yükselirdi yukarıya doğru. «Narka (mayın) patladı.» derdi büyükler. Kadınlar arasında ağlaşmalar olurdu. Birazdan iki candarmayla bir çavuş gelirdi köyün meydanına. Çavuş, boynundaki dürbünü gözlerine götürür, bir müddet tepeleri tarar, öfkelenir, anlamını bilmediğim kelimeler dudaklarırıdan ıslık gibi çıkardı. Sonra tüfeğini hırsla omzuna dayar, tepelere doğru nişan alır, ara vermeden beş-on dakika ateş ederdi. Babam beni kolumdan tutup eve götürürken. «At bakalım!» derdi «İşin sonu nereye varacak!» Sonra ciddileşir, «Hadi sen çabucak gir eve» derdi. Gözlerini de oduncu yolundan ayıramazdı. Birazdan, köyden birinin mayına basıp öldüğünü işitirdik. Annemin Komşu Naciye Hala, «Parça parça olmuş. — Ölürken, içim yanıyor; bana bir bakır su getirin — demiş, dediğini mermi kovanlarını sayarken işitirdim.
Gündüzleri tirenler atılır, tanklar geçer, uçaklar uzak tepelerin üzerlerine aç kartallar gibi saldırıriar, yükselen kapkara dumanlar görürdük. ( — A. köyünden elli baş sığır almışlar. — B. köprüsünü dinamitlemişler. — Dün sabah demiryolu korucusunun bir bacağı kopmuş . . . ) — Bu gibi haberler bize birer masalmış gibi gelir, hiç de tedirgin olmazdık. Bizleri tedirgin eden, anne ve babalarımızın korkulu, telaşlı görünüşleri; sırtlarında kalın yağmurluklarla sessizce ve üzgün olarak bilmediğimiz yerlere sıvışan büyüklerin ağızlarını bıçak açmaz halleri, daha çok da köpeklerin alışılmışın dışında ürüp ulumalarıydı. İlk ulumalarda diken diken olurdu tüylerimiz.
Sonra alışırdık, Ama yine de merak eder, akşam karanlığında çetecilerin tepelere aşağı inmelerini sessiz bir korkuyle beklerdik.
(Düzenleyenin Notu): Hikâyenin yazarı aslında Rahmi Ali'dir.
*: Mülver ağacından yapılma, oyuncak pompalı tüfek.
**: Süpürge, sepet ve bağbozan yapımında kullanılan bir bitki türü
***: Uçak
****: United Nations Relief and Rehadiliation Administration
*****: Işık
******: Meşe Dalları
Öğretman Dergisi, Şubat 1976
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder